17 Ekim 2017 Salı

Tırt Bir Aydınlanma Yaşadım

Az önce bir idrak anı yaşadım. Bravo amk diyeceğinize eminim ama gerçekten benim için çok önemli bir aydınlanma anıydı. Abi 95 senesinde ilkokul 1'e gidiyordum. 2006'da hala bildiğin zırıl zırıl ergendim. Sanki ilkokuldan lise sona uzanan bu 11 yıllık süreç 30 sene gibiydi. Şu an 2017 senesindeyim ve 2005 sanki geçen sene gibi geliyor bana. Şaka mı lan bu?

Ya bi sktir git, Einstein boşuna mı görelilikten bahsetti diyebilirsiniz. Farkındayım hiç de ilginç ve kitleleri peşinden sürükleyecek bir aydınlanma değil bu.

Şu an benim bu mantığa göre 42 yaşında falan olmam gerekiyor. Ama değilim. İşte ilginç olan da bu.
Ya arkadaşlar zaman çok saçma bir kavram, allah belasını versin bu zaman kavramının.


7 Ekim 2017 Cumartesi

Neden Olmasın?

Yanlışlıkla 2017 yılına geldiğini iddia etti tutuklandı
06.10.2017 11:15 YAŞAM
"ABD'de 2048 yılından geldiğini iddia eden Bryant Johnson adlı kişi tutuklandı. Sarhoş olduğu belirtilen kişi aslında 2018 yılına gelmek istediğini yanlışlıkla 2017'ye geldiğini söyledi.
ABD’nin Wyoming eyaletinde gelecekten geldiğini iddia eden Bryant Johnson tutuklandı. 2048 yılından geldiğini iddia eden Johnson uzaylıların dünyayı işgal ettiğini iddia ederek belediye başkanıyla görüşmek istedi.
Sözcü'de yer alan habere göre bölgeye giden polis ekipleri Johnson’u sakinleştirmek istedi. Johnson polislere uzaylıların kendisini sarhoş ettiğini ve gelecekten gönderdiğini söyledi.
Sarhoş adam işgalin 2018 yılında başladığını iddia etti. Johnson ayrıca 2018’e gelmek istediğini yanlışlıkla 2017’e geldiğini söyledi."



24 Eylül 2017 Pazar

Bebek Diksi

Aylarca temizlik yapmadım. Yapamadım, içimden gelmedi.  Eve gelen konuklar tuvaletime girip "bodom" diye sıçtıklarında bile iğrenmedim. Arada bir domestos döküp sifonu çektim, mikroplar domestosa rağmen yaşıyorlarsa onların ski sağolsun dedim. Children of bodom dinleyerek, yediğim çikolata kağıtlarını bile yere atarak yaşayıp gidiyordum. Koltukların arasından yeni yaşam formları oluşuyordu, bakıp bakıp seviniyordum. Her yerde kıvırcık gt kılları, çekirdek kabukları, toz yumakları uçuşuyordu. İçerideki süpürge dolabında kafam kadar bir hamam böceği vardı. Korktuğumdan öldüremiyordum sadece oradan çıkmaması için dolabın altına gazete kağıtları sıkıştırmıştım. Gt kıllarının orta yerinde bir kraliyet kurmuştu. Nasıl bir hakimiyetti bu ben anlamamıştım.

Çok titiz bir arkadaşım vardı, evini öyle çok temizliyordu ki elleri yara içinde kalıyordu ocak silmekten. Ona ne zaman gitsem sanki mahsus yapıyormuş gibi halısına lekesi hiç çıkmayacak şeyler döküyordum. Sanki temizliğe garezim vardı, her gittiğim yerin mna koyuyordum.

Benden daha pasaklısı da vardı, o da Yiğitti. Onun evinde de sanki yüzlerce ölüyü yakıp küllerini evin her tarafına serpiştirmişsin gibi bir pislik vardı. Bu pisliği ancak böyle betimleyebiliyorum. Ama o taşındığında da evi eşyalıydı ve zaten ölüm gibiydi. Evinin pis olmasına rağmen bizi ne zaman İzmir'e gitsek krallar gibi ağırladı. Mini barı bile vardı şerefsizim. Bize sabah kahvaltısı olarak halley bile hazırlamıştı. Pisti ama içinde yaşayan kingti. (Yiğiti övesim gelmiş).

Ama ben bu gidişe bir dur demeliydim artık. Evimi bir kere temizlersem gerisi gelir diye düşündüm. Banyoda bulunan viledaya su koydum ve diksiyi aldım. Evi silecektim bu ekipmanla. Mağrur ve gururluydum.

Diksi şişesinin kapağını açtığımda beklenmedik bir şey oldu; evi pespembe bir duman kapladı ve bir anda çiçekler saçılmaya başladı etrafa. "Hassiktir lan noluyor" demeye kalmadan, ev ışık hızıyla temizlenmeye, camlar silinmeye, çöpler yerden toplanmaya ve kıyafetler kendi kendine katlanmaya başladı. Hijyen kokuları dört bir yana saçılırken pembelikler arasında bembeyaz bir canlı durduğunu gördüm. Gökten inmiş bir melek gibiydi fakat aynı zamanda psikopat bir tarafının da olduğu aşikardı. Ona baktığımı farkedince piti piti yürüyerek yanıma gelip bacağıma sarıldı. "ihihihihhihi" diye gülüyordu bir yandan. Fakat bu durum karşısında korkudan altıma sıçtığım için gayri ihtiyari bir şekilde bu bebeksi varlığa bir tekme savurdum. Odanın öbür ucuna savrulan, bebek kadar günahsız varlık acı içinde snif sınif diye iç çekerek bir köşeciğe çekilip inci inci ağlamaya başladı.

Bu sırada pembe duman da dağılmıştı, ev göz alacak şekilde tertemiz olmuştu. Korkudan ve şaşkınlıktan bağırsaklarım aşırı derecede çalışıyordu. Ben zaten aşırı stres yaptığım zamanlarda zaten hep sıçasım gelirdi. Koşarak tertemiz, mispak tuvalete gittim. Klozete tek kullanımlık, sensörlü; üstteki tuşa basınca dönerek temiziyle değişen poşetten takılmıştı. Hijyenin sınırları, bir sefer daha zorlanmıştı. Bana göre hava hoş diye bastım bi sefer, yenisiyle değişsin diye. Fakat poşet habire dönmeye başladı, durmak bilmeden dönüyordu. Gtüm bir türlü yer göremiyordu, klozete oturmam imkansızdı. O sırada yumurta kapıya dayandı ve en azından deliği denk getirdiğimi umarak sıçmayı başardım. Kapıyı açtığımda kocaman bir çift göz bana bakıyordu. Kapıyı açar açmaz kaçarak bir yere saklandı. Az önceki klozet olayına çok sinirlenmiştim, ne hakla benim özelime girip kafasına göre değiştirebiliyordu bu velet? " Ulan ne diye sensör taktırıyorsun sıçamadım senin yüzünden, neredesin çık ortaya bacaksız!" diye haykırıp evin içinde bu küçük pezevengi aramaya başladım.
"Ya insafsız, her tarafım aciyor, evini temizledim bana reva mı bu yaptığın" diye kapkalın bir sesle bir köşeden bana seslendi.

Neyse, velhasıl sonunda cesaretini toplayıp geldi yanıma. Bir sigara yaktım ve "Adın ne senin ufaklık?" diye sordum. Yine kapkalın bir sesle "Bebek Diksi, temizlik perisiyim" dedi. "İyice temizledin mi bari?" diye sordum. Beyaz yüzünde kıpkırmızı lekeler oluşmaya başladı. " Benim adım Bebek Diksi, rica ederim bunu sorgulamak sana mı düştü, bu nasıl bir hakarettir böyle yaa" diye beni azarlamaya başladı. Külü yere silkerek "Bak canım, ben kendi gtümü bile zor topluyorum, iyisin hoşsun da bir boğaz daha bakamam ben bu evde" dedim.

Hemen yerdeki külün üzerinde pembe bir bulut oluştu ve yine döşeme ter temiz oluverdi. Hiç hoşuma gitmemişti benim çöplüğümde böyle horozlanması. Küçücük boyuna bakmadan " Benim adım Bebek Diksi, senin baban yaşında sayılırım, hiç edep adap öğretmediler mi sana, it oğlu it" diye bağırdı. "Sktir git lan" dedim "boyuna posuna bakmadan ettiği laflara bak şunun". İyice sinirlenmiştim fakat o da aşırı sinirlenmişti, minicik yumruklarını sıkarak bana sallamaya başladı. "Benim adım Bebek Diksi, şimdi seni bir güzel döveceğim" diyerek bana patpatat diye minik minik vurmaya başladı. Bir yandan da gözlerinden yaşlar akıyordu "Döveceğim seni, döveceğim işte" diye hıçkırıyordu. Tam o sırada bir gürültü duyuldu ve açık camlardan binlerce minik beyaz adam içeri doğru girmeye başladılar. Evin içini yüzlerce mini mini, küçük, beyaz ve sigsiz Bebek Diksiler bastı, beni bir çembere aldılar ve öfkeli bir şekilde bana bakmaya başladılar. Bebek Diksi, hala ağlayarak pıtpıtpıt diye bana vuruyordu, sonra yumrukları seyrekleşti ve oturup kaldı.

"Biz Bebek Diksileriz, bu evi karantina altına alıyoruz" diye çok sert ve kalın bir ses duydum. "He yaaa heeee heee" dedim. Aralarından biri öne çıktı ve "Biz Bebek Diksileriz, kir, toz ve saygısızlık bizim için affedilmez günahlardır" dedi. Bana göz dağı vermeye çalışıyorlardı başımın tatlı belaları. "Şu yumurcağınızı da alın sktir olun gidin lan evimden" diye bağırdım.

Bağırmaz olaydım. Bir anda bütün minik beyaz adamlar hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bir yandan da bana öyle dertli dertli bakıyorlardı ki allah canımı alsa da kurtulsam diye düşünmeye başladım. İçinden çıkamıyordum bu durumun. Onları ağlar vaziyette bırakıp, ceketimi alıp çıktım evden. O gece bir bankta uyudum, ertesi gün eve döndüğümde onları hala ağlar vaziyette buldum. Bir ara vileda sopasıyla önüme gelen Bebek Diksiye vurup "Sktirin gidin lan evimden" diye haykırıp sinir krizleri bile geçirdim. Fakat gitmiyorlardı. Evimin kapısına pespembe bir tabela asmışlardı, "Bu ev Bebek Diksi tarafından karantinaya alınmıştır" yazıyordu tabelada. Evimi bırakıp, bir ormanda yaşamaya başladım. Çöpten bulduğum bir halıyı keserek kendime gocuk yaptım Rambo gibi. Bebek diksiler şu an hala evimin salonunda ağlıyorlardır muhtemelen. İğrenç küçük yaratıklar.

4 Eylül 2017 Pazartesi

Uyku

Ihlaya tıslaya,
Ahlaya Vahlaya
Oflaya Poflaya
Yokuşu çıktım. Bir partiye davetliydim. Daha doğrusu partiye davetli olduğumun pek bilincinde olmadığım halde büyük bir azimle çağrıldığım yere gidiyordum. Çınar ve ben, iki deli bir araya gelip spora başlamıştık. Spor hocamızın adı Göktu idi ve anamızı bellemişti. Genç ve azimli bir spor hocasıydı, ya da mesleğine aşıktı. Bizim yağ oranlarımıza garezi vardı, işini hakkıyla yapan bir insandı. Yağ oranlarımın önemini bunca yıl hiç idrak edememiştim. Kaslarımın olmayışı beni mahvetmişti. Belki bir gün Göktunun istediği bir insan olacaktım ama o gün bu gün değildi.

Yorgunluktan bitmiş bir şekilde girdiğim o evde, kuytu bir köşe bulup bir süre sessizce yattım. İnsanlar parti heyecanını an be an yaşarken bir köşeye çekilip sıçraya sıçraya uykuya daldım. Bir ara bir sesler duydum "aaa noldu ki kıza ya, ne içtilerse artık gelmeden" diyorlardı. Derinden, tatlı bir ninni gibi geliyordu bu sesler. Gözlerimi açıp kapattığım her an koşu bandını görüyordum, yine bir yerden düşme hissi ile uykuya dalıp kuyu gibi uyumaya devam ediyordum. Uyudum ve uyudum. Kulağıma müzik sesleri, kahkahalar geldikçe yine uyudum. İnsanlar beni ayyaş bir serseri zannederken ben ayçiçeği tarlalarında koştuğumu görerek, tatlı bir kelebek gibi uyudum. 
Sonra uyku döngümü tamamlamış olmalıyım ki, uyandım. Uyuduğum odanın kapısını açıp dışarı çıktım ve insanların hala eğlenmekte olduğu terasa baktım. Aşağıda bir profiterolcü olduğunu hatırladım birden. Sessizce evden çıkıp aşağı indim, bir porsiyon profiterol ve sade türk kahvesi söyledim. Sonra da bir sigara yaktım. Yeterince uyandığımdan, dinlendiğimden ve keyif pezevenkliğimi yerine getirdiğimden emin olunca da, kalkıp eve döndüm. 

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Ormanları Düşlüyordum

İçim sıkışmıştı, sitem doluydum. Sitemin biri bin paraydı. Yaklaşık 7 senedir bir ormana gidip orada kaybolmak istiyordum. Şimdi hemen tecavüz ederler filan demeyin. İnsansız bir alanı düşlüyorum. Gerçekten kaçıp gidesim, bir daha da dönmeyesim vardı. Yaban hayatı yaşamak istiyordum Captain Fantastic filmindeki gibi. Keşke o benim babam olsaydı da beni vahşi bir vaşak gibi yetiştirseydi. O dediğim de Aragorn. Neyse Viggo Montensen babam olsaydı ve beni ormanda yetiştirseydi keşke. Bambi gibi. Veya Tarzan gibi, net değilim.
Bu kısa yazıyı yazmamdaki amaç, metrobüsten nefret ediyorum. Sevgiler.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Rusya'yı yaşatmak gerekiyordu

Karlı bir akşamdı. Redingotumu ve kalın paltomu giyip sokağa atmıştım kendimi. Bir cebimde yarısı içilmiş bir şişe votka, diğer cebimde ise Puşkin'in şiirlerinden bir tomar kağıt vardı. Ellerim üşüyor, üşüyordu şapkam eprimişti ve ben örselenmiştim. Hayatım boyunca varoluşumu simgeleyen bu paltoyla karların içinde esrik bir şekilde yürümüştüm, aklım gidip gelirken kendimi her zaman bir bankta oturmuş olarak bulurdum. Aklım karışmış, yüreğim hoplamış olurdu; sakinleşmek için ivedi bir şekilde votkamı yudumlar, kafamdaki hummalı düşüncelerden giderek uzaklaşırdım.

Ne demişti Dosto'm, "acıda hazların en tatlısı saklıdır". Ah be Dostoyevski, yine ne laf ettin diyerek votkamdan büyük bir yudum daha aldım. Kar hızla yağmaya devam ediyordu, gocuğum (pardon paltom) oldukça kalın olsa da bu keskin soğuk, içime kadar işliyordu. Resmen gtüm donuyordu. Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık demişti Dostom. Dosto gibi bir dostum olsaydı şerefsiz evladıyım ki başka kimseyle arkadaşlık yapmazdım. Hiç kimseyle muhatap olmazdım daha fazla. Herkesin cehennemin dibine kadar yolu vardı. Fakat bu mümkün değildi, karın altında ne bok yediğimi bilmeden Rusya'yı yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyordum. Rusya muhtemelen rus klasiklerinde okuduğumuz Rusya değildi, dünya gözüyle hiç görmemiştim ama hayallerimde bir Rusya vardı. Bu Rusya Dosto'nun Rusyasıydı. Alternatif evren gibi bişeydi benim için.

Votkayı içiyordum içmesine ama bokum donmuştu artık. Ağzım da zehir zemberek olmuştu. Esrik bir biçimde oturuyor muyum acaba diye düşünüyordum. Esrik neydi mna koyim, içimde fanila olmasına rağmen donuyordum. Bir tane sigara yaktım ve beklemeye devam ettim.



snowy russia ile ilgili görsel sonucu

14 Haziran 2017 Çarşamba

100 Yıl Sonra

Aradan 100 yıl geçmişti.
Ben 29 yaşındayken bir anda dünyanın tarihini değiştiren bir bilim insanı çıkagelmiş, bütün ezberleri bozmuştu. Biz insanlar olarak her şeyi ezberlediğimiz için bütün ezberlerimizin bozulmasını sindirmek tam 100 senemizi almıştı.
Biz her zaman kurtarıcı beklemiştik, bu dünyanın düzenine çomak sokacak, adaleti sağlayacak birilerini istemiştik. Gönlümüzce yaşamak, hiç bir şeye üzülmemek istemiştik. Biri gelecek ve bizi kurtaracaktı. Hiç elimizi taşın altına sokup, bu insanlığa bir şeyler katmalıyım diye düşünen olmamıştı aramızda. Hep beklemiştik öyle mal gibi.
Bu bilim insanının sayesinde, artık telepati yapabiliyor, öldükten sonra beynimizi eskiden bilgisayar diye tanımlanan, şimdi ise başka bir adı olan "teknolojinin son harikası" nesnelere aktarabilip, tekrar tekrar hayata dönebiliyorduk. Uzayda koloniler kurulmuştu, adeta star wars gerçek olmuştu. Şimdi oturmuştuk ve "abi eskiden star wars varmış ya ne acaip" diye konuşabiliyorduk. Star warsun üzerine tabii bin tane film çekilmişti ama hiç biri aynı tadı verememişti.
Ben 29 yaşına gelince, kendi özgür irademle beynimi bilgisayara aktarmaları için gönüllü olmuştum. 100 yıl sonra beni neye nakledeceklerdi, eşeğin skine mi yoksa taş gibi bir robota mı orasını bilemiyordum.
Aradan 100 yıl geçmişti. Beni taş gibi bir robota veya eşeğin zikine nakletmemişlerdi. Ben bendim yine. Yine aynı sıfat, aynı zeka, aynı el kol, g.t baş. Bedenimi 29 yaşında iken bildiğim 3D yazıcıların en son versiyonu bilmemkaç D yazıcı ile tekrar oluşturmuşlardı, zihnimi ve insanlık için çok da önemli olmayan anı ve deneyimlerimi de içine güzelce nakletmişlerdi. Hatta bir yere gitmek istediğim zaman yazıcı vasıtası ile adeta benden bir çıktı alıp gideceğim yerde tekrar oluşabiliyordum. Zaman ve mekan diye bir şey kalmamıştı artık. Fakat bir tatsızlık vardı bu durumda. Ne ske yarıyordum ben? Bu soru aklımı kurcalıyordu.
İnsanların hayatını anlamlı kılan şey yok olmak mıydı acaba? Anlamsızca işlerle bütün bir ömrü harcamak mıydı? Nefes aldığım sürece hayatın benim için anlamı var derdim, nefes alsam yetiyordu. Fakat sonsuza kadar nefes almak?

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Örselendim

Yetişkin bir bireyim. Bireyim neticede ve yetişkinim. Yetişkin olmak için katlandığım pek çok şey var: Temizlik yapmak, çeşitli devlet dairelerinde bulunmak, elektrik ve suyu zimmetime geçirmek, elektrik kesilince sinirlenip Bedaşa sövmek. Yorgunluk kahvesi içmek, viledamın sopasının yer silerken sürekli yerinden çıkması karşısında sükunetimi korumak, değişik bir el-beden koordinasyonu ile sopanın bez kısmından çıkmamasını sağlayarak yer silmek.
Devam ediyorum; evi karınca basması ve normalde tek bir karıncayı incitmezken (gerçekten ama, mecaz olarak değil) şimdi toplu katliam yapıyor olmak. Çamaşır suyunun ne anlama geldiğini öğrenmek. İnsanları evimde ağırlamak, izzet ikram yapmak. İzzet altınmeşe gibi cayır cayır şarkı söylemek. Eve davet etmeyi unuttuğum insanların bana küsmesi. Benim de "iyi oldu, bize gelmek istemezler artık" diye düşünmem.
Her şey iyi güzeldi ama komşuluk ilişkileri hiçbir zaman bana göre olmadı. Ben komşuluk ilişkisinden nefret ederim. Tabi medeni bir insan gibi merhaba denildiğinde merhabamı esirgemem ama iğrenirim komşuluk ilişkilerinden. Beni böylesine tiksindiren çok nadir şey vardır. Komşu komşunun külüne muhtaçtır derler ya, kimse benim külüme, bokuma, püsürüme muhtaç olmasın arkadaş.
Hayatta tek bir komşumu sevdim. Çocukken karşı komşumuz vardı, görebileceğiniz en tatlı ihtiyardı ve köpeği vardı. Köpeğinden korkardım gerçi ama kadını çok severdim. Sonra öldü zaten.
Şimdiki komşularımın hiçbirini tanımıyorum. Üst komşu dışında. Hayatımda gördüğüm en iğrenç aile bunlar. İki tane emekli öğretmen ve üç tane oğulları var. Bir tanesi evlenip paçayı kurtarmış ama diğer iki çocuk delikanlılık çağlarında hala.
Yaklaşık on gündür yukarıdaki pezevenk herif tadilata girişti. Sabahın köründe başlıyor ve tek başına yapıyor tadilatı. Sabrettim, bekledim, uykumun içine edilmesine bile ses çıkartmadım. Ancak dün, yani Pazar sabahı yine işe girişince bildiğin yataktan fırladım "şimdi ağzına sıçmaya geliyorum senin" diye gözüm hala yarı kapalı, ayağıma bişeyler geçirip sinirle üst kata çıktım.

Zillerine alacaklı gibi bastım, içerdeki karısından bi ses yükseldi "Kiimmm bu saattteeee" diye. Ya amına koyim, kim bu saatte diyorsun da kendi evinden yükselen sesten olamaz mı. Neyse sonra adam çıktı kapıya "Ya dedim yeter, uyuyamıyorum sizin yüzünüzden, daha ne kadar sürecek bu gürültü"
"AA o kadar mı yaa" dedi adam. Kadının da içerden sesi geldi "nolllddeeeeeuu?" diye. "Yeter artık bari öğleden sonra devam edin, uyumak istiyorum" dedim ve geri indim sonra. Bir süre sinirden uyuyamadım yine.

Kadın bu arada günde 5 sefer filan evi süpürüyor. Akşam da saat tam 8'de GÜM diye bir ses geliyor. "Oğullcaaeeaaaaaannn" diye bağırıyor bi de sürekli.

Ya lütfen biriniz söylesin, komşuluk ilişkisinin nesini seviyorsunuz. Ben public enemy falan mıyım yoksa. Örseledi beni bu insanlar. Yeter ya.

https://www.youtube.com/watch?v=fLN1OB3_wG8

19 Mayıs 2017 Cuma

Monolog gibi dialoglar

"Arabayla karanlıkta gidiyorduk hep beraber. O yol bi de değişik bir yoldu, arabayı sürmesi etmesi. Tekirdağ'ı geçtikten sonrasıydı, bitki kokuları almaya başlamıştık. İyi hissettiriyordu insanı ya benim çok hoşuma gidiyor" dedi. (Miles Devis çalıyordu fonda, Au Private)
Dostoyevski hakkında düşündüklerini anlatıyordu. Bence en iyi kitapları o yazmış dedi. Çok efsane bir adammış dedi. Adam kingmiş dedi.
Muhabbet kuşu bizimle beraber yaşarsa 10 yaşını bulur dedim. Yemesi içmesi yerinde poşet gibi hırpalanmadı henüz dedim.
"Uyyy yaşlının biri bana yürüdü, sktir git lan. Aramızda çok büyük bir çekim var diyor elinde de baston var. Sktir git lan ucuz et miyim ben? " dedi.
O sırada muhabbet kuşu "Cicikuş Cicikuş Canım" diye konuşarak bize katıldı.
"BBking kalın dolma parmaklarına rağmen güzel sololar atabilen, anası, babası, çoluğu, çocuğu olan bir adam" dedi kısa bir sessizlikten sonra.
"Tavşan yok ki "dedim. Ne alaka dercesine bana baktı "Tavşan olmadan tavşan yahnisi yapamazsın" dedim. Sustuk sonra.

Bir akşamımız da böyle geçiyordu. Bir fincan çay, bir kaç adet hurma ve kuru incir. Grant Green çalıyordu şimdi, Django.



14 Nisan 2017 Cuma

Süper Kahraman

İtiraf etmek gerekirse birazdan anlatacağım olay gerçekten oldu mu olmadı mı hala kendi aramızda uzlaşamıyoruz. İsterseniz sihirbazlık gösterilerinde "la kesin ip var" diyenlerden olun, isterseniz " vay anasını ya cidden herif havada uçuyor" diye keriz gibi inanıp, gösteriden memnun olanlardan. Bazen hayatı kendimize çekilmez kılıyoruz, şu an yeryüzünde milyonlarca maymun aynı anda muz yiyor mesela. Benim hayal dünyamda penguenler benim dertlerimi dinleyebilirler. Star wars gerçektir. C3PO bana çay demler. Bir tek kendi dünyanda özgürsün cümlesi Descartes'a kadar gider. Ki Descartes bile gelip çay demleyebilir bana.

Her şey İzmir'e gitmemizle başladı. Yiğit bir tubitak projesi içindeydi ve sıçanları havuza atmak ve platformlardaki davranışlarını izlemekten öteye geçmişti. Telefon edip bizi çağırdı ve bizim de o sıra yapacak daha önemli bir işimiz olmadığı için haftasonunu geçirmek üzere Çınar, Elif, Anıl ve ben arabaya doluşup  İzmir'e doğru yola çıktık.

Hava biraz kapalıydı, gündüz vakti ortalık neredeyse karanlıktı ve arada şimşekler çakıyordu. Her şimşek çaktığında Anıl göremiyor ve biz "oha lan gene çaktı" dediğimizde "taşak mı geçiyonuz lan benimle, ben niye görmüyorum" diye isyan ediyordu. İzmir'e yaklaşmak üzereyken saat 18:00 sularında birden bire manyak gibi yağmur yağmaya başladı, arabayı kullanan Çınar yavaşladı. Elif "Noluyor lan tufan çıktı mna koyim" diyerek dışarıya bakmaya çalıştı. Bu sırada gerçekten bir tufan çıktı ve içinde bulunduğumuz araç hızla fırıl fırıl dönmeye başladı. Hepimiz problem çocuk filmindeki gibi etrafa oluk oluk kusmaya başladık ve birdenbire zaman kavramı adeta anlık bir fotoğraf makinesi flaşı gibi çakıp yok oldu. O sırada camlar Titanikteki gibi buğulandı ve hepsi bir anda çatlamaya başladı.

Yazdığım her "yaşanmış" olayda olduğu gibi bir girdabın içindeydik. Girdap da girdaptı hani. Döndükçe dönüyorduk. Aramızda altına sıçanlar bile olmuştu. Ama bunun kim olduğunu söylemeyeceğim. O anda her şey meşru idi zaten.

Girdap azaldı ve bizi yavaaaşça yere bıraktı. Etrafımıza baktığımızda İzmir sınırları içine girmiş olduğumuzu farkettik. "Ulan bir an uzaylılar bizi kaçırıyor sandım. Girdap bizi İzmire bırakıyormuş aslında" dedi Çınar. Girdap çıkmadan da İzmir'e zaten 5 dakikalık bir mesafedeydik. Hiç bir halta yaramamış, yolumuzu kısaltmamıştı. İndik arabadan. Yiğitin el değmemiş laboratuvarına girdik.

"Abii nolur yardım edin aaabi" diye bize sesleniyordu Yiğit. Tam kafasının üzerine florasan lambalar patlamıştı, saçı başı toz içinde sakalları pas içinde yatıyordu yerde. "Abi çok pis yaralandım ambulans çağırır mısınız artık" diye ağlamaklı bir şekilde yattığı yerden seslenmeye devam etti. Bu sırada Elif çantasından çıkarttığı erikli suyu Yiğit'in kafasından aşağı dökmeye başladı "al amına koyim azcık ferahlarsın" diye tüm şişeyi boşaltıp dibinde kalan suyu da zorla içirdi.

Uyku mahmuru olan Anıl ise "abi noldu nasıl bu hale gelebildin, çüktüler mi seni" diye sordu Yiğit'e. Yiğit titreyerek "bazı şeyler ters gitti abi, ben kendi kendime gizli bir proje içindeydim ama işler sarpa sardı" dedi ve ambulansın gelmesine ramak kala düşüp bayıldı.

Yiğit hastaneden taburcu olduktan bir kaç ay sonra, üzerinde bir gariplik vardı. Kabızlıktan şikayet ediyor, bitkin bir şekilde sürekli uyuyordu. Biz de bir boklar olduğunu ve bize anlatmadığını bildiğimizden, hiç yanından ayrılmadan ona çok sevdiği ekmek arası patatesini yediriyor, bazen konuyu açar gibi olup Yiğitin boş bakışları ile karşılaşınca geri kapatıyorduk.

En sonunda Yiğitin sentetik patsosis üzerinde bir deney yaptığını öğrendik. İstediği zaman yiyebileceği patsosisi yaratabilmek onun bilim dünyasını hayranlık içerisinde bırakmasına sebep olacak, Yiğit'e ün, para ve şöhretin kapılarını açacaktı. Ama bir problem vardı ki, deneylerini kendi üzerinde gerçekleştirmeyi uygun bulmuştu, etik ilkelerle uğraşmamak ve bir an önce dilediği kadar patsosiste ulaşmak için yapmayacağı yoktu. En son kendi üzerinde denediği patsosisi hala sıçamadığı için hastalanmış ve insanlığından çıkmıştı. Adeta bir mad scientist gibi histerikçe gülerek, yatağından kalıp yine laboratuvarına dönüyor,  büyük bir hırsla deneylerine devam ediyordu.

Derken bir akşam ter içinde kaldı ve yine bizi aradı. Yine İzmir'e 5 dakika kala bir girdap çıkıp bizi aldı götürdü. Yiğitin bu yanlış giden deney sonrasında doğa üstü güçlere sahip olduğuna artık hepimiz inanmıştık. Acaba neydi bu güç?  Zamanı yönetmek miydi, 1 liraya istediğin kadar patso yiyebilme özelliği miydi? Yoksa ışınlanma mıydı hiç bilmiyorduk. Laboratuvara girip Yiğitin başında beklemeye koyulduk. Arada bir terini siliyor ve yeni bir süper kahramanın doğuşuna şahitlik ediyorduk

Uzun süren bekleyişin ardından Yiğit yattığı yerde doğruldu ve kendinden emin bir sesle "bana hemen bir akbil uzatın" dedi. Uzattığımız akbile parmağıyla dokundu ve tüm enerjisi çekilmişçesine yorgun düşerek yine yatağa uzandı. "Tam doldurdum akbili, artık rahatça kullanabilirsiniz abi" diye fısıldadı.

Yiğit bu yeni özelliği ile hepimizi ihya etmişti. Herkes birer birer akbilini uzattı ve uzun süre yetecek kadar akbillerimizi doldurduk. Yiğit ise iyice güçten düşmüştü ama o artık Akbil Man idi. Toplu taşımanın korkulu rüyası ve akbil kullanıcıların gardiyanıydı artık.